normalde pek böyle şipşaklar üzerine konu girmem ama geçen pazar bunu görünce dayanamadım çektim. daha doğrusu zaten sıcak dayanılmayacak bir hal aldığından bu durum ile ilgili ne olursa olsun bir şeyler söylemek gerekiyordu.
gördüğünüz gibi k9'larla korunduğu bahsedilen bölge (cevahir alışveriş merkezi) emin patilere emanet. tamam, o esnada k9 köpeğimizin yerinde yeller esiyor olabilir fakat köpecik işini önemsiyor hâlâ. amca oğlunu nöbetçi bırakmış yerine işte, daha ne istiyorsunuz? ayrıca bir toplumun başlıca görevi her ferdini hayata kazandırmaktır. bu açıdan o k9'u da, cevahir alışveriş merkezini de sosyal anlamda sorumluluklarını yerine getirdikleri için alkışa boğmak istiyorum. (:
Etiketler: cevahir alışveriş merkezi, güvenlik, istanbul, k9, sıcak, sosyal sorumluluk

model: bâlâ atabek, superman
fotoğraf: marsha franco
son dönemlerimin pek harika geçtiği söylenemez. malum sıkıntılar işte, herkesin başından geçen. ama sanırım artık dönen dünya kafamı iyice bulandırmış olsa gerek, sınırlarımı zorluyorum. artık ne halt oluyorsa o olan yaşamı takip etmem ise olanaksız hale geldi. bir anlamda yeni nesli kıskanıyorum sanırım. doğdukları dünya zaten hali hazırda böyle olduğu için buna uyum sağlamak onların için çok da zor olmuyor. üstelik bunun normal olduğunu bile düşünüyorlar. fakat benim ve benden önceki neslin pek hoşuna gittiğini zannetmiyorum bazı şeylerin.
seksenlerin sonunda doksanların başında çocuk olmak yani doğulan dönem bile insanlar arasında bir övgü nedeni haline geldiyse başımız ilerde çok ağrıyacak sanırım. üstelik bu bahsi geçen dönem 68 neslinin yaşadıkları dönemin o ihtişamlı fikirlerinin yanından bile geçemeyecek kadar kuru, cansız.
evet, artık çevremiz bir sürü oyuncak ile dolu ve evet, web en büyük oyuncağımız. hem artık web2.0 ile oyunlarımız çok daha neşeli. reklam dünyası ise kendini şaşırmış durumda. çocukluğumuza mı döneceğiz, yaşlılığımızla mı övüneceğiz belli değil. bir tarafta kırışıklıklarımızdan utanmamamızı söyleyen, çizgileriniz sizin diyenler, bir tarafta ise görünüm önemlidir, yaşlı cildinizden kurtulun, çizgileriniz belirgin ölçüde azalsın diyenler. ve diğer tarafta, yani izleyici koltuğunda bir sürü şey alıp bir sürü şey olacağını zanneden biz zavallılar.
satın aldıklarımızla kendimizi bir yerlere koyacağımızı düşünüyoruz. şartlarımızı zorluyor ve elde etmeye çalışıyoruz.
bu noktada yıllar önce sumru hocanın (sumru dinçel) zorla okuttuğu, erich fromm'a ait "sahip olmak ya da olmak" (To Have or To Be?) adlı kitabını daha iyi anlamaya başlıyorum sanırım. ya da artık büyümüyor, bildiğin yaşlanıyorum... (:
bu yüzden üzgünüm, bırakın bir başkasını, sadece kendimi kurtarmaya bile yetmiyor gücüm...
hayır, süpermen değilim!
herkes kadar yırtma peşinde, herkes kadar keyfine düşkün, herkes kadar çalışkan ve herkes kadar tembelim işte ben de. hayatım boyunca kimsenden farkım olmadığını söyledim durdum insanlara ve insanlar "bu nasıl olur?" diye sorup duruken kendimizi gözümüzde çok büyüttüğümüzü ve önemsediğimizi; eğer biraz daha aşağıdan bakarsak aslında herşeyin normal seyri içinde gerçekleştiğini ifade ettim. sanırım eğer biraz olsun farklıysam insanlardan bunun nedeni farklı olmadığımı biliyor olmam.
yine de: hayır, süpermen değilim!
ve bu yüzden şu an içinde bulunduğum ve artık katlanılmaz hale gelen sürecin en kısa zamanda sonlanmasını diliyorum.
ve son kez: hayır, süpermen değilim!
anca kendimi kurtarmaya yetecek kadar mermim kaldı.
Etiketler: erich fromm, sahip olmak ya da olmak, sumru dinçel, superman
bâlâ Cumartesi, Temmuz 26, 2008 |
bâlâ... hani yıllar yıllar önce oğlum için büyük umutlar besliyorum dediğim ve kesinlikle beni haksız çıkarmayacağını düşündüğüm...
eğer bi' aksilik çıkmazsa minik, küçük yaşantımızın yeni misafiri olacak... üstelik bu misafir yanında woopie diye dünyalar tatlısı bir şey de getirecek. tabi bundan henüz sevgili ana kraliçenin haberi yok. ki, şahsi kanaatim şimdilik haberi olmamasından yana. zira zaten woopie eve ilk patisini atar atmaz onu görmeden önce verebileceği tepkileri bir anda silip süpürecektir.
bu açıdan her ne kadar gidişine üzülsem de -ki sadece 5 aylığına olacak bi gidiş- marsha'nın gidişi sayesinde yeni ve pek sevimli bir ev arkadaşım olacak... üstelik çin yemekleri yapmasını da biliyor ve harika yıldızlı buz kapları var... (yıldız şeklindeki buz kaplarını çantasına koymadan gelirse korkarım kendisini eve alamayacağım. bir tür boykot efendim. buradan duysun sesimi...)
model: bâlâ atabek
fotoğraf: marsha franco
Etiketler: bala atabek, ev arkadaşı, marsha franco, woopie
diyecek nasıl sözün yok
nasıl kaldın
nasıl durdun öyle
nasıl çaresiz
gidecek gibiydin
gitmedi ayakların
bitecek gibiydi
dinmedi yağmur
zannettik daha iyisi var
zannettik daha güzeli…
izi kaldı kaldırımda
uzun uzun bastık aynı yere
yokladık toprağı
kuru, cansızdı
iki çift ayak
başka yönlerde
bağcıkları açık
her an düşmeye hazır
yüzleri birbirine hiç dönmedi
Etiketler: bağcık, iki çift ayak
kalmak/gitmek Çarşamba, Nisan 16, 2008 |
gitmek:
özlenecek her şey gittiğinde,
özlenecek hiçbir şey olmadığında,
özlenenler hep oradaysa gidersin.
ne alacağın, ne de vereceğin...
bir kaç özel eşya ve bir miktar sırdır yanındaki.
gerisi burada kalsın.
kalmak ise:
savaşmaktır.
gitmekten daha zor olduğu için daha az şey yazılır hakkında.
daha az bahsi geçer. gidemeyenin hapsi diye bilinir.
kalan kalakaldığından kaldı zannedilir.
kalan aklı kaldığı için gidemedi zannedilir.
oysa giden kalamadığından,
kalacak yer gösterilmediğinden gider.
gitmek istediğinden değil.
ilk el: kalmak, gitmek/@don isidro parodi
tanımak değildir tanışmak. kimi zaman onlarca kez tanışır ama tanımazsın.
kimi zaman tanıdığını zannedersin ama aslında her yeni günde başka bir yanı ile tanışırsın ve bir gün aslında onu hiç tanımamış olmayı dilersin. ,
tanımak değildir tanışmak. bir "tanıştığıma memnun oldum" kadar basit değildir.
memnun olmak için tanımak, tanımak için zaman, o zaman için de sabır gerekir.
bu yüzden tanımak değildir tanışmak.
"merhaba, ben ucu bucağı olmayan güvensizliklerine ket vurmak için çabalayan, bunu beceremeyip kendine yenilen donna" demez donna, don ile tanışırken. don da söylemez sevdiklerini bile binlerce kez yaralayabildiğini.
önce tanışırlar, sonra oklarını doğrulturlar birbirlerinin göğüslerine
ve tanırlar birbirlerini.
kim daha iyi yaralanırsa o daha iyi tanır ayakta kalanı.
ilk el: tanismak/@don isidro parodi
Etiketler: tanışmak
bir önceki yazma üzerine yazdığım yazımda bahsettiğim üzere tükenmek ana temalı bi depresyona ha girdim, ha giriyorum zannederken ani bir manevra ile tekrar yazmaya döndüm.
yazma üzerine ve hatta yazamama üzerine yazarken daha derin bir iç sıkıntısı içine giriyordum ki kelimeler tiksindi benden bu dönemde.
bilakis susmak lazımmış bu dönemde. secret hadisesi değil asla. kendine söyledikçe daha fazla giriyorsun meselenin içine ve söyledikçe kabulleniyorsun. bu yüzden tekrar etmemek ve hatta anımsatmamak lazımmış.
bir şey söylendikçe daha gerçek oluyormuş beyinde.
bu açıdan rutin hayatına devam edip hiç yokmuş gibi hareket etmek en güzeliymiş.
şimdi hiç öyle bir dönem yaşamamış gibi devam ediyorum.
bitleniyor... rahatlıyorum.
bu yüzden sadece beyninizi değil, parmaklarınızı çalıştırın. çok düşününce çok eliyor, çok vazgeçiyorsunuz.
bir süre özgür bırakın. elenecek miktarda mal olsun elinizde. sonra silmesi bedava
kafa bin bit hızında.
bit dolu bi dünya kafa...
akşam oldu.
hepsi bilgisayar başında.
yeni bitler koşturuyor holde.
bulaşık makinesinde köpüklü bitler.
çamaşır makinesinde dönen bitler...
bin bitin bininin de birbirine biti değmiyor.
deneme sürüşü için binip gidiyor bitler.
çok yakında hepsi birden dönüp bin kere tıklanacak bitler.
bir bit bin kepeğe bedel.
bir bit bin köpek eder.
çok yakında bir sürü yeni bit yürüyecek sokakta. yanınızda oturacak. kahve ısmarlayacak.
bilet sırasında size yer verecek. otobüste elinizdekileri kucağına alacak.
çok yakında bir sürü yeni bit türeyecek.
ve ilk defa
bu kadar bit
sizi rahatsız etmeyecek
çok yakında bir sürü bit
sizi bir yerlere çağıracak.
ve şimdi siz
şimdilik
benim
kafayı yemiş bir bit olduğumu düşünüyorsanız
bit kere yanıldığınızı görecek
bit kere tövbe edeceksiniz.
Etiketler: bit, biti, bitt, bittiy, bittiyo, bittiyor...
evet... yazmakla ilgili yazmayalı da oldukça zaman geçti ama biz bu esnada halaylar eşliğinde devam ettik hayatımıza. bir miktar kemiğim vardı yanımda ve onlardan beslendim bir süre, yokluğunuzda. sakladım, eşeledim, çıkardım, kemirdim ve sonra yeniden sakladım. boşta kaldığım zamanlarda bolca zıpladım, klavyeyi dövdüm ve çığlık attım. arada bir pasta mumu üfledim, dilek tuttum, hediye paketi açtım. şık masalarda leydi zerafetini takıp koluma küfürler savurdum. mum söndü. eve döndüm, uyudum.
internet ile olan bağımı bir miktar gevşetip, ipimi saldım şehre. sigara ile aramdaki samimiyete zeval gelmesin diye şarabın ve rakının hakkını verdim, artanıyla mariyaççi alıp diktim kafaya.
bir süre "hakkında" kısmına hiçbir şey yazmadım. sertifikayı onaylayıp "kabul ediyorum ulan, neyim var neyim yok bilin, herkes ilen paylaşın" demedim. limitli profillerden geçtim buselik makamında.
aşk için söylenen herşeye kanıp, pervane misali ateşe yandım. kendime küçük defterler aldım, sayfalarına mürekkep bandım.
tamamen kifayetsizliğimden ve müzikten anlamayışımdan sebep kemal doğulu diye bir adamın remix albümünü indirip dinledim. hande yener ile düetlerine hayran kaldım.
ve evet, hiçbir zaman gerçek bir romantik olamadım.
en sonunda pink panther strikes again diyerek top savurdum. strike'lar yapıp zıpladım. fotoğraf çektim. onu, bunu, şunu... az photoshop ile dünyaları yamulttum, kendime benzettim. rakı içtim. o gece bir çok kadeh rakı içtim. ayakta, peynirsiz, yoğurtsuz, susuz ve masasız. ama müzik vardı, o vardı, bu vardı, şu vardı. şerefe dendiğinde şıngır mıngır edecek dost kadehler vardı yanında. ince ince demlenip, tam tam dansları yaptık içimizdeki disco ball aşkıyla. atelye diye bir yerde pink panther strikes again dedikten sonra after party diye bir şeye yeltendik ve çok zevkli bir organizasyon yaptık. sallandık...
"kalbimi yerinden çıkarabilirsiniz. yine de bekliyorum."
Etiketler: 1 yerde, bowling, hande yener, kemal doğulu, party, pink panther strikes again, rakı, şarap
aslında aradan o kadar zaman geçti ki, buraya ne üzerine yazmam gerektiğini bile bilmiyorum. sadece artık bir yerden başlayıp devamını getirmem gerektiği kanaatindeyim. şunu anladım ki, weblog olayından bir kere uzaklaşınca tekrar geri dönüp kaldığın yerden dağınıklığı toplamak zor oluyormuş. bu dağınıklığın en büyük sebebi de aradan geçen zaman zarfında yaşanan şeylerin güncelliğini tümüyle yitirmiş olması. misal, ramazan ayı süresince yazacak o kadar çok şey oldu ki, hangi birini yazacağımı bilemediğimden ve üzerine üstlük zamanım olmadığından tek kelime geçemedim buraya. sonra bayram geldi çattı, yine boşluk. ramazan bayramının ardından hummalı şekilde girilen yoğunluk ise işlerin iyice sarpa sarmasına neden oldu. peki şimdi elimde yazacak ne kaldı? hiç. elbet söylenecek çok şey var ama önce yeni gönderi düzenleme sayfasında yazmaya alışmam gerek. word dökümanlarından kopup, vuruş sayısı hesaplamadan özgürce yazmak yani. bilmiyorum buna ne kadar zaman içinde alışırım ama eğer beceremezsem söyleyin, keseyim burada ilişkimi blog ile. zira artık her kime yazıyorsam tatmin edememeye başladığımı hissettim. oysa çok yakın bir zamanda daha önce yazdıklarını takip ettiğim birinden gerçekten gururumu okşayan pek güzel bir mail almıştım. eğer ki gazla, benzinle çalışıyor olsaydım sanırım o maili alır almaz döşenmeye başlardım burada bir çok zırva. fakat derdimin beğenilmek de olmadığını anladım o mailden sonra maile cevap verip, internet görüntüleyicimi kapatıp word dosyalarına gömülünce.
derdim ne bilmiyorum gerçekten. güzel yorumlar geliyor yazma eylemime karşılık. fakat eğer o da tatmin etmiyorsa beni ne tatmin edecek? bir oyuncu, müzisyen alkışlarla, bir yazar okuyucularıyla mutlu olur... diye bilirdim.
tatminsizlik! evet, günümüzün hastalığı.
uzaklaşıyorum gitgide yazmaktan... bu yüzden korkuyorum. korktuğum için de yazmaktan kaçıyorum. bir gün artık yazamamaktan, artık yazacak bir şeyim olmamasından, söyleyecek sözümün kalmamasından korkuyorum.
ve belki de bu yüzden sözlerimin bitmesinden korkarak yazmıyorum.
illüstrasyon: Rachel SalomonEtiketler: blog kazanı, Rachel Salomon, tatminsizlik, yazmak
kötü sözler söylemekten kaçınarak diyebilirim ki; ayşe arman, ebru drew ve benzeri köşe yazarları aslında kimi gazetelerin arka kapak güzeli eksikliğini gideriyor. ha, kapakta da yaz-kış bikinili bir güzel var derseniz, yetmiyor demek ki derim.
fakat kimi hatta çoğu zaman anlatım dili olarak da bize yeni ufuklar açmayan, yazarlık adına da bir işaret göstermeyen bu yazılar tahmin edildiğinden daha fazla okunmaktadır. özel hayata gösterdiğimiz ilgi buradan rahatlıkla anlaşılabilir. nitekim daha düne kadar adını duymadığımız bir kadının özel hayatı hakkında belki yan komşumuzdan daha çok bilgi sahibi oldukça, gelişmeleri de aynı oranda merak etmeye başlar ve takip etmeye devam ederiz.
(2007 Pirelli Calender)
"modern toplum" diyerek mahrem ve özel bırakmayan yayıncılık anlayışı magazin haberciliğini nasıl ki zirveye taşıdıysa bu tür köşecilik anlayışının da aynı şekilde zırtını sıvazlamakta olduğundan onları takip etme sıkıntısı yaşamayız çünkü artık onlar her yerdedir.
lakin, ilginç olan ve aklıma takılan şudur ki; bu kızlarımız neredeyse takvim yöntemi ile aile planlamasını yapabileceğimiz oranda özel hayatının ayrıntılarını verirken bir başka "erkek" köşe yazarının yazısında sevgilisiyle girdiği halvete dair en ufak bir emare görülürse neler olabileceği.
nitekim, modenlik çatısı altında bir gazete köşesinde erkeği hatta erkeklerinden bahseden bir kadın olabiliyorsa bu toplumda, aynı şekilde modern yaşam biçimini çok daha önceden yaşama hakkını ataerkil düzenden dolayı alan erkeğin (örn: erkek "çapkın", kadın "yollu") kadın ya da kadınlarından bahsetmesi neden ayıp sayılsın? öyle değil mi efendim?
şimdi ben erkek olsam ve gece & şehir başlıklı köşemde kadınımı kastederek:
"akşam ortaköy lucca'ya gitmek üzere sözleştik yeni kadınımla. yine en sevdiğim dekolte tiril tiril elbisesini giyinmiş gelmiş. pürüzsüz bakacakları kumaşın altından bile ben burdayım derken, nefes alıp verdikçe inip kalkan göğüsleriyle gözlerimi de yuvalarından fırlatıyor gibi ama söz verdiğim üzere yazımı yazmak için zoraki de olsa bu mekanda bir kaç saat bulunmamız lazım. malum, iş herşeyden önce gelir. lakin resmen elim işte, gözüm oynaşta. hatun önümde kıvrıla kıvrıla dansettikçe ter basıyor beni ve bir fırsatını bulup aşk yuvamıza dönüp onu sabaha kadar kucaklamak istiyorum fakat o da ne? yaz tatili sebebiyle ülkesine dönen; bu kısa sürede istanbul'un altını üstüne getiren sosyetenin ünlü simalarından ve iş dünyasında hatrı sayılır kişilerden birinin kızı olan x de mekanı şerelendirmez mi? (bkz: x e değer vermek) ne yazık ki kız arkadaşımın dayanılmaz işvesi dahi bu anları kaçırmama engel değil çünkü x'in kolunda en az kendisi kadar ünlü ve üstüne üstlük evli olan bir adam var..."
diye giden ve her seferinde bir yolunu bulup konuyu yeni kız arkadaşıma getiren magazin fısıltılı yazılar ile o köşede ne kadar barınabileceğim ve hatta "kimi" kadın köşe yazarlarının anlaşılmaz seksist tavırlarından farklı olmamasına rağmen bu tür yazılarla yine onlar tarafından "kadını bir cinsel meta olarak gösteriyor" olmaktan dolayı kaç gün içinde topa tutulacağım ise ortalama bir zekayla dahi anlaşılabilir.
demem o ki; drew'in yazılarından (!) yola çıkarak öne sürdüğüm çifte standart hayatın her tarafında varken, bu çifte standardın odağının sadece kadınlar olduğunu düşünmeyin. iki tarafın da belli konularda daha imtiyazlı olduğu apaçık. lakin bu imtiyazlar da duruma göre değişitiğinden kafamız iyice bulanmış durumda. kimi zaman gelenek öne sürülüyor, kimi zaman modern toplum. sonuç her halükarda yanlı olduğundan bunu sorgulamak da benim gibilerin zamanını almaktan başka bir işe yaramıyor.
sözün özü: anladık, hepiniz özgürce sevişiyorsunuz, ki zaten sevişin de, laf eden yok. sonuçta tüm dünya o şanslı spermlerin ürünü. lakin herkesin yaptığı bir şeyi mühim bir bilgiymişçesine önümüze sunmanızın anlamını kavrayabilmiş değilim. üstelik yaşadığınız aşkın büyüklüğünü sevişme sıklığını bir şekilde ortaya koyarak ispatlamak içinse bunlar, çok daha yazık. işin en kötü tarafıysa yine gerçekten keyifli şeyler yazanları tenzih ederek söylemeliyim ki,ne yazım diliniz güzel, ne de ifade etme biçiminiz.
"samimi olayım" derken sululuğa, "sulu olmayayım, elit görüneyim ki yollu demesinler" derken yüksekten bakan tavra kaçan, bir türlü orta yolu bulamayan üslup sıkıntılarınızı her gün yalapşap gazeteye yazdığınız yazılarla değil de, gece gezmelerinden ve sevişmekten fırsat buldukça bol bol okuyarak ve bol bol yazarak çözüm bulsanız belki bu tür gazetecilik/köşe yazarlığınız daha sevimli görünecek ve daha olumlu bakacağız. lakin siz kendinizi geliştirmek yerine okuyucuları salak yerine koymaya devam etmeyi tercih ediyorsunuz ki; kimse salak değil. siz nasıl ki "ahahaaa... bugün de sallamasyon bir yazıyla günü kapadım" derken, biz de "ahahaha, yine saçma sapan bişeyler yazmış" deyip sizler hakkında üstte belirtilen türde yorumlarda bulunuyoruz. haberiniz olsun (:
yazıda kullanılan görsel: 2007 Pirelli Calender
yazıyı yazarken dinlediğim müzik: Beborn Beton - Tales from Another World
Etiketler: aile planlaması, arka kapak güzeli, gazete, köşe yazarı, magazin, takvim yöntemi
geçen günlerden birinde not defterimi karıştırıyordum. sayfalardan birine istanbul'un yeditepesini sırayla not düşmüşüm. hoşuma gitti. nitekim istanbulluyum diyenin dahi sırasıyla sayamadığı tepeleri güzel güzel yazmışım oraya nedense. yine geçenlerde bi arkadaşımla neden bilmem bu konuyu yani yeditepeyi konuşurken ninesinden duyduğu bir rivayeti anlattı bana.
haliç / gravür
rivayete göre bizans zamanında imparator şehrin belli bölgelerine etler astırmış ve asılan bu etlerin en son koktuğu yani en son bozulduğu yerler de istanbul'un yedi tepesi olarak ilan edilmiş.
aslında düşünülürse çok da mantıklı. neden derseniz; bu mantıktan yola çıkarsak: bu tepeler fiziksel hava şartları düşünülürse en yüksek olmasa da diğer tepelere nazaran daha rüzgarlı tepelerdir, zira açık havada duran etlerin bozulmaması için biraz soğuk hava dalgası hoş olur. bereketli tepelermiş, vesselam...
ha tabi madem bu kadar konuştuk, tepelerin hangileri olduğunu da yazsak hiç fena olmaz.
(biz vaktinde sunay akın'la istanbul hakkında sohbetler ederken (derslerde) onunla bu tepeler hakkında oldukça anı/anektod biriktirmiştik lakin şu an için notlarıma ulaşamadığımdan elimizdeki bilgilerle yani murat belge'nin national geographic türkiye için yaptığı liste ile yetineceksiniz) (:
1 (akropol/ topkapı sarayının bulunduğu bölge)
yedi tepe’nin ilki, sarayburnu'ndan içeri doğru yükselen ayasofya'nın, sultanahmet camisi'nin ve topkapı sarayı'nın bulunduğu yükselti. burada ayasofya ile sultanahmet camii’ni görürüz. 17. yüzyıl başında sedefkâr mehmet ağa’nın yaptığı sultanahmet camii` dünyadaki tek altı minareli cami özelliğini taşıyor.
2 (çemberlitaş)
ikincisi nuruosmaniye külliyesi'nin bulunduğu, çemberlitaş'ın yer aldığı yükseltide yer alan bizans'tan kalan konstantin sütunu, bugün de kent silüetinde kendini belli eden bir biçim olarak karşımıza çıkıyor. ama daha belirgin olarak nuruosmaniye camii’ni görüyoruz. i. mahmut zamanında başlayıp iii. osman zamanında biten cami osmanlı barok tarzını yansıtır ve sinan ustanın eseridir.
3 (kapalı çarşının bulunduğu yer)
ücüncüsü istanbul camilerinin en görkemlisi süleymaniye, istanbul üniversitesi merkez binası olan eski harbiye nezareti'nin bulunduğu yeri de içine alan üçüncü tepede yer alıyor (beyazıt kulesi ve camisiyle yan yana). mimar sinan’ın bu kentteki en anıtsal eseri dört minaresiyle görkemli bir manzara çiziyor ve kanuni sultan süleyman’ın yüceliğini dünyaya ilan ediyor.
4 (süleymaniye'nin bulunduğu yer)
dördüncüsü, unkapanı-yenikapı hattında bir vadi geçer ve kenti adeta ikiye böler. güneyde lykos deresi vadisine ve aksaray'a doğru inen, kuzeyde dik yamaçlarla haliç sahiline kavuşan yerde yer alan dördüncü tepeyle üçüncü tepeyi valens kemeri (bozdoğan) birbirine bağlıyor. dördüncü tepenin üstünde bizans döneminde havariyun kilisesi varken, osmanlı döneminde onun yerini fatih mehmed'in camisi almıştır.
5 (fatih/ çarşamba)
beşinci tepe haliç’in hemen kıyısından dik bir yokuşla yükselir. fener'in üstündeki, çarşamba’ya geliriz. yavuz sultan selim’in camisi bu tepenin üzerinde yapılmıştır. oğlu süleyman’ın saltanat döneminde tamamlanan caminin mimarı kesin olarak bilinmez; ama tarzı, fetih öncesinin osmanlı camilerini andırır.
6 (edirnekapı/ caminin yanı)
altıncısı, kentin en yüksek tepesi edirnekapı’nın bulunduğu yerdedir. bu noktada, mimar sinan’ın kanuni’nin kızı mihrimah sultan için yaptığı mihrimah camii’ni görüyoruz. dört duvardaki dört büyük kemer kubbeyi destekler. bu planda çok sayıda pencere açmak mümkün olmuştur ve bu nedenle burası istanbul’un en aydınlık camisi ünvanını taşır.
7 (samatya)
tepelerin altısı haliç’e yakın sıralanırken, yedinci marmara'ya daha yakındır. aksaray semtinden surlara ve marmara sahiline kadar giden bölgede yer alan yedinci tepenin bir tepeden çok bir sırt olduğu da söylenebilir. sırtın en yüksek noktasında, sadrazam cerrah mehmed paşa’nın yaptırdığı cerrahpaşa camii görülür. erken 17. yüzyıl eseri olan caminin mimarı sinan’ın kalfalarından davud ağa’dır.
yazıyı yazarken dinlediğim parça: biraz alakasız oldu ama dj jeff bennet'in 2005 yılının temmuz ayında yaptığı bir mix'i dinledim. istediğim türde görsel bulmak falan derken 1 saat'lik mix'in de çoğu gitti azı kaldı. vallahi herşey sizler için...
yeditepe inceleme: national geographic türkiye/murat belge
görsel: yazıda yer alan gravürlerin (haliç ve sultanahmet) kaynağı: www.megarevma.net/
Etiketler: istanbul, yeditepe
http://www.biadamvardi.com/ domaininde tipmatik hizmetinin verildiği aria kampanyalarında kullanılan karakterlere benzeyen karakterlerin olduğu fakat tekrar baktığımda turkcell-im parçalarının söylendiğini farkettiğim site. açıkçası emin değilim, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktıydı?
sitede tipmatik vasıtasıyla kendine gözünü, kaşını, saçını, ayakkabılarını ve hatta yüz ifadeni dahi seçebildiğin, çeşitli aksesuarlar ekleyebildiğin tipler yaratıyorsun ve bunu ister avatar olarak kullanıyorsun, istersen arkadaşlarına gönderiyorsun. yakında mms gönderebilme imkanı da olacakmış, ne şans!
kendime yaptığım tip de bu. dikkat ederseniz o arka plan sadece plaj değil... sordum öğrendim, gerçekten de düşündüğüm gibi lost dizisinin plajıymış. siteyi yapan arkadaşlar lost'taki sayıların gizemini araştırmak üzere adaya gidip zemin araştırmaları yaparlarken claire'le çektikdikleri fotoğraflardan birini de turkcell-im'in cep internet için açtıkları bu tipmatik sitesi için ayırmışlar. hayır, yanarım yanarım, kate ve sawyer ile bi fotoğraf çektirmediklerine yanarım. ayrıca hani dharma girişimi, hani kara bulut? cık cık cık...
yine de belirtmek isterim.. hazır southpark karakterlerinden sıkılmışken ilaç gibi gelecek bu site *
Etiketler: bildiri, tipmatik, turkcell-im
naciye Salı, Mayıs 29, 2007 |
hande yener'in nasıl delirdim adlı albümünde duyar duymaz tekrar tekrar dinlemelere doyamadığım parça. zaten seyyal taner'i de küçükken çok takdir ederdim. bir de şık latife parçası vardı ayşegül aldinç'in, ki o parça da bana aynı naciye gibi fahriye abla duygusu yaratırdı... sonra müslüm gürses'in aşk tesadüfleri sever albümünde sezen aksu ile müslüm gürses'in düeti, sebahat abla çıktı karşıma yanına mahallenin delikanlısı eşref abi'yi de alarak. yıllar geçiyordu ve zaman naciye'yi yaşlandırıyordu. lakin o hep mahallenin hep en ünlü kadını olarak yıllara meydan okudu, üstüne türlü türlü giysi diktiler, değişmedi... bu albümde de üzerine binbir türlü şey dikmiş olsalar da gözümde hala aynı, hala güzel... vaktinde, evimize gelen tombul teyzelerin yıllar geçtikçe iyice etlenen baldırları, popoları ve göbeklerine rağmen yine de hala körpe, gelinlik çağında bir genç kız edasıyla holde bir o yana bir bu yana kırıtarak narin bilekli ayaklarıyla parmak uçlarında yürüyüşleri gibi zarif ve alımlı...
not: bir de farkettiniz mi bilmem, hande yener parçayı tam bir ayşegül aldinç havasında söylemiş. ki hande yener'in şarkıcılığını da beğenirim ben ama bunu bana albümden bağımsız olarak dinletseydiniz ve ayşegül aldinç bak neyi söylemiş deseydiniz aynen yerdim. (özellikle nakarat kısımlarına dikkat edin)
ek: süreyya'yı da yabana atmamak lazım tabi... o da yan mahallenin kızı sonuçta
Etiketler: ayşegül aldinç, eşref abi, fahriye abla, hande yener, müslüm gürses, naciye, nasıl delirdim, sebahat abla, seyyal taner, sezen aksu, süreyya
yıllar önceydi... acele etme diye bir parçası vardı ki, arka ofiste radyo dinlerlerken bu parça çıktığında kendi odamdan ışık hızıyla oraya geçip radyonun üzerine bir bengal kaplanı gibi atılır, radyoyu değiştireceğim diye basmadığım düğmesini bırakmazdım. o derece sinir yaptırırdı bu parça ve hande yener bende. hele ki her cümle başlayışında duyduğum nefes sesi iliklerime kadar titrememe neden olur, "bu kadının neresine bayılıyorsunuz?" diye sorarak geceler boyu süren kabuslarıma bir cevap aranırdım. kaydın kötülüğünden midir bilinmez ama her cümleye başlayışında yani "acele etme (nefes) bu aşk dediğin (nefes) biraz zaman alıyor (nefes) ..." diye giden bir parçanın günlerce en çok çalınan parça olması varlığımı sorgulamama sebep olurdu, o derece.
sonra bir gün apayrı diye bir albümü çıktı. albümü nasıl ve nereden edindiğimi anımsamıyorum ama kendi imkanlarımla sağladım sanırım. kim bilebilir aşkı diye parçasını dinleyip bunda bir iş var diyerek tüm parçaları dinlemeye yeltendiğim anımsıyorum sadece. "gönül su bende, yazı yazılamaz. unutulan aşkın yası tutulamaz. ne git dedim, ne de kal. sevene kelepçe vurulamaz" diye sözleri olan bir kelepçe parçaya klip çekildi önce. sonra bu klip versiyonunun üzerine clup versiyonu da kulağıma çalındı. "bu kız saf, kötülük yok içinde" diyordu parçada.. "sıkılmıştı zaten inadından, düşen bin parça asıl suratından" diye gidiyordu. (cümledeki düşüklük ayarmatör söz yazarlarını pek sevindirmişti üstelik)
bense "nasıl zor şimdi tanışmak başka biriyle, yeniden kurmak o devrilen cümleleri... anlatmak kendini, ilk kez anlatır gibi, dinlemek herşeyi, unutması zor olsun diye" bir parçayla kabullenmiştim hande yener'in varlığını. öyle ki; "sevdiğim film hangisi, en sevdiğim şarkı, şiir, şair, yazar, çizer, siler, bozar zamanın silgisi; silse yine iyi. tükenmiş bir kalem inadında kalır izi, sen boşver, sen. boşvermez bizi" diyordu "nasıl zor şimdi" diye ekleyerek. tam da ben "yeniden birine nasıl..." diye kıvranırken.
sonra hande kızımız delirdi ve "nasıl delirdim" diye bir albüm çıkardı. "kavga etmez, sever beni romeo. sabaha kadar kucaklar beni romeo" diye haykırdı bu albümünde, kendi romeo'sunu bulmuş olmanın sevinciyle. üstelik kimseye hesap vermesi gerekmediğini de onunla ilgili sorulan sorulara gerektiği kadar yanıt vererek, "garson o, ehehe, garson işte, garsoon garsooon" diye suratına düzenli aralıklarla gerçeği vurmaya çalışan insanlara da eline mikrofonu alıp naciye parçasını söyleyerek. (bkz: #10909930)
kendini, varlığını geçmişini inkar etmediğini söylüyor işte hande yener naciye parçasını coverlayarak. hakkında atıp tutulan bin türlü fikrin karşısında da son olarak okan bayülgen'in programında izlediğim kadarıyla da gülüp geçiyor, susuyor. doğru adamlarla çalışıyor, doğru kararlar veriyor ve içinde olduğunu iddia edip durduğumuz varoş ruhunun tam aksi bir ruh yapısında olduğunu kendi "handeland" inin hakimi olarak gösteriyor. kendini çirkinleştirmekten korkmayarak ağzı 5 karış açıp kaset kapağı fotoğrafı çektiriyor. son albümünün ilk klip parçası kibir'de şekilden şekle giriyor. (kelepçe klibinin yönetmeni ile tekrar çalışmış) ve evet, kafamıza vura vura fikirlerimizi değiştiriyor. zira kendisi bir gün beni enteller de dinleyecek derken sınıf savaşında olmadığını, müzikal anlamda başka bir yerde olduğunu söylüyordu bence. ilk albümlerinde eline geçiremediği gücünü şimdi geçirdiği için de son iki albümünde tokmağı geçiriyor kafamıza.
oben budak'ın (ismini anımsamıyorsunuzdur, zira kendisi bir müzik eleştirmeni değildir *) albüm hakkında sabah gazetesinin cumartesi ekinde "2002-2003 müzik soundunu 2007 model albümünde taşıması garibime gitti" demesi ise bence talihsiz bir açıklama. zira albüm için bunca parayı döken erol köse bu kadar şeyi kabul ettikten sonra sound konusunda da eminim ki hande yener'i kısıtlamaya kalkmamıştır. bu hande'nin müziğidir ve handeland'indir. yiyen yer, yemeyen paket yaptırıp küçük oğluna götürür.
üstelik 80lerin disco/dance müziğini evirip çevirerek önümüze koyan madonna nasıl ki bu tarzın yeniden tutulmasını sağlıyorsa hande'de de aynı gücün olduğuna inanıyorum türkiye'de. ki, zaten müziğini de demode bulmuyorum açıkçası.
ve şimdi uzun zamandır klasikler haricinde pek yüzüne bakmadığım türkçe müzik arşivime bir albüm daha ekliyorum keyifle.
*
ek olarak; romeo genç, romeo güçlü. sabaha kadar da kucaklar onu romeo, romeo.
eğer ki çocuk kalkıp kendisine "ben romeo, gerçek aşkın savaşçısı. yalnızlık bitti, sil gözyaşlarını!" demişse de bizi neden geriyor romeo?
şahsen ben oğlanı beğendim. yani yiğidi öldür, hakkın yeme, güzel çocuk. tabi ben olsam gider bana yazılırdım ama kızımız, onu seçmiş. hoş, arkadaşlar arasında benim için sawyer gibi çocuk derler ama kısmet işte. çocuklar birbirlerini görmüş, beğenmiş. bu durumda bize de bok yemek